Özel savaşa karşı mücadele hattı: Xwebûn

img
ANKARA - Özel savaş uygulamalarına karşı mücadele hattının “Xwebûn” olması gerektiğini vurgulayan tutsak Rozerin Kurt, “Bu mücadele tarihsel gerçeklikle bütünleşirse özel savaş politikaları durdurulabilir” dedi. 
 
Kürtlere dönük imha ve inkar politikalarının bugünkü sürdürücüsü olan AKP iktidarı, hem savaşı hem özel savaşı derinleştiriyor. Federe Kurdistan Bölgesi’nden Kuzey ve Doğu Suriye’ye uzanan saldırılarla savaşı sürdüren iktidar, Kurdistan kentlerinde üniformalılar eliyle yürüttüğü özel savaş politikalarını da bir baskı ve egemenlik aracına dönüştürdü. PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın “kuralsız savaş” olarak tanımladığı özel savaş politikalarıyla, toplumun tüm değerlerine dönük bir savaş yürütülüyor. Bunun son örneği, AKP’nin Kurdistan’da görevlendirdiği Zekeriya Çelik isimli uzman çavuşun, Şirnex’te iki kadına taciz saldırısı oldu. 
 
Sincan Kadın Cezaevi’nde tutsak edilen Rozerin Kurt, Abdullah Öcalan’ın “Kadını özgür olmayan bir halk özgür olamaz” tespitini hatırlatarak, özel savaşta ilk olarak kadınların hedef alındığını söyledi. Özel savaşı uygulamakla görevlendirilen uzman çavuşa karşı halkın özsavunma hakkını kullanmasının önemini de Kurt, yine Abdullah Öcalan’ın “Öz savunma kırılınca geriye çöküş ve asimilasyon kalır” tespitiyle anlattı. 
 
Özel savaş politikalarının yeri, kadın ve gençlere yönelme biçimleri, buna karşı toplumsal mücadelenin önemini, Sincan Kadın Cezaevi’nde tutsak bulunan Rozerin Kurt ile konuştuk. 
 
Ezen-ezilen, sömürge ilişkisinin olduğu alanlarda devam eden saldırılarda, en çok kullanılan “araçlardan” biri de özel savaş politikaları. Bu politikanın temel amacı nedir? 
 
 
 Asimilasyon, kültürel soykırım, değersizleştirme, yozlaştırma, yabancılaştırma gibi özel savaş politikalarının temel savaş politikası haline döndüğünü söyleyebiliriz.
 
İnsanlık tarihine bakıldığında, çok fazla savaşlara şahitlik edildiğini ve etmeye de devam edildiğini söyleyebiliriz. Tabi burada şuna da değinmekte fayda var. Asıl büyük savaşlar, hatta soykırımlar, uygarlık tarihiyle başlayıp günümüze kadar şekil ve yöntem değiştirse de devam etmektedir. Aslında bir yanıyla uygarlık tarihine, ezen-ezilen sınıflarının ortaya çıktığı, iktidar savaşlarının olduğu sömürge tarihi de diyebiliriz. Talana, katliama, imhaya dayalı olan bu savaşlar da fiziki olarak halkları yok etme, hatta soykırıma uğratma hedeflenir. Buna karşın toplumsal değerlere, güçlü köklere sahip olan halklar her ne kadar fiziki kırıma maruz kalsa da değerlerine ve köklerine bağlılıkları onları yok olmaktan kurtarır. Bu noktada da ‘savaşta her yol mubahtır’ zihniyetine dayanan özel savaş politikaları devreye girer. Tekçi ulus-devlet yapılanmalarıyla birlikte özel savaş politikalarının da geliştirildiğini belirtebiliriz. Asimilasyon, kültürel soykırım, değersizleştirme, yozlaştırma, yabancılaştırma gibi özel savaş politikalarının temel savaş politikası haline döndüğünü söyleyebiliriz. Bu politikalar en fazla sömürge halklar üzerinde tüm benliği imha etmeyi amaçlar. 
 
Sayın Abdullah Öcalan soykırım konusunda ‘toplum kırımdan’ bahseder ve ‘Toplum kırım soykırım dan daha tehlikeli bir kırım şeklidir’ der. Çünkü fiziki bir savaşta karşındakini bilirsin, görürsün ve ona göre konumlanır, nasıl saldıracağını, mücadele edeceğini belirlersin. Ama özel savaş politikaları öyle değildir, her şeyden önce çok sinsidir, toplumun kendini güvende hissettiği anda güvenli olana saldırır. Toplumsallığa, öz değerlere, kültüre, dile, düşünceye, yaşamın her alanına bir ahtapot gibi yayılır. Ve evet bu savaşta ölen bedenler olmaz ama zihinler olur. ‘Özün gidip kabuğun kalması’ toplum kendine, özüne yabancılaşır, güdülesi sürülere dönüşür. Fiziki savaşlar toplumun hafızasında acı da olsa yer edinir ve gelecek nesillere o hafıza taşınır, çünkü geçmişini bilmeyen geleceği inşa edemez. Ama özel savaş politikaları hafızayı yok etmeyi, çürütmeyi amaçlar. Çünkü toplumun kendi yaşamını inşasını istemez, toplumu dizayn etmeyi ister. Bunu yaparken de toplumu daraltabileceği kadar daraltıp, yaşamı, sokağı, eğitimi, dini, ekonomiyi, teknolojiyi, medyayı her şekilde kullanmaktan itina etmeyen politikalar uygulanır. Hegemonlar için özel savaş politikaları her zaman kullanışlı meşru bir yöntem olagelmiştir. Kültürel soykırım kıskacında olan Kürt halkı da bu derinleştirilmiş özel savaş politikalarıyla yaşamın her anında karşı karşıya gelmekte.
 
Gençler ve kadınlar uyuşturucu ve fuhuşa sürükleniyor. Gençler ve kadınların hedef alınmasının temelinde ne var?
 
Bilindiği üzere Neolitikten bu yana hakim olan bir ‘önce kadını vurun’ zihniyeti söz konusudur. Bunun yanında bir de jerontokrasi geleneğinden gelen hiyerarşik toplumda ‘tecrübeli’ yapıların gençler üzerinde kurduğu baskı ve bağımlılaştırma zihniyeti vardır. Tarihsel sömürü zihniyetinin ilk hedefi olan kadın ve gençler, haliyle özel savaş politikalarının da ilk hedefi oluyor. Duruma, kadın özelinde bakıldığında, doğumun, bir yanıyla kökün simgesinin kadın olması, kadını ‘ilk düşürülmesi gereken kale’ konumuna getiriyor. Fuhuşa-uyuşturucuya sürüklenen, metalaştırılan, sahte özgürlükle kandırılan, sistemin kölesi olmaya itilen, ajanlaştırılmaya çalışılan, hasılı ilk düşürülmeye çalışılan da kadın oluyor. Çünkü sistem çok iyi biliyor ki kadın düşerse, toplum da düşer. Kadın yozlaşırsa-yabancılaşırsa, toplum da yozlaşır-yabancılaşır. Kadın asimile olursa, toplum zaten asimile olur. Sayın Abdullah Öcalan ‘Kadını özgür olmayan bir halk özgür olamaz’ derken de kadının ahlaki-politik toplum olma noktasında ne kadar belirleyici olduğunu vurgulamaktadır. Kadın yaratıcılığıyla, özüne bağlılığıyla, etkileyiciliğiyle toplumsallığın inşa gücüdür, yürütücüsüdür. Dil, kültür, öz, ortak değerler toplumsallığın temel argümanlarıdır ve toplumsallıkta insanın özel savaş karşısındaki öz savunmasıdır. 
 
 
 Sayın Abdullah Öcalan ‘Öz savunma kırılınca geriye çöküş ve asimilasyon kalır’ derken, özel savaş politikalarının da neden ilk kadını ve gençleri hedeflediğini de açıklıyor.
 
Toplumsallaşma çocukluktan başlar ve gençlik çağında en güçlü şekilleneceği evreye ulaşır. Bu sürece yön veren kadın olurken, toplumsal hafızayı oluşturan kadın olurken, bu hafızayı gençlik dinamizmi ile geliştirip geleceğe taşıyacak olan da gençler oluyor. Özgürlük istemi olan bir gençliği tutmak zordur, fiziksel olarak, zihinsel olarak gelişime-dönüşüme açık olan bir gençlik tehlikeli görülürken, aynı gençliği tahakküm altına alma hedeflenir. Onun içinde gençlerin saf, dinamik, güncel, değerlerine bağlı olan, bilgi ve birikimlerini ‘ayyaş, toy, delikanlı, deneyimsiz, x-y-z kuşağı, asosyal…’ gibi alçaltıcı, değersizleştirici kalıplarla sınırlandırırken, yine uyuşturucu, fuhuş, tüketen teknoloji bağımlılığıyla, ajanlaştırma, neo-liberal yaşam özentileriyle, medya algılarıyla, dinci-yobaz yaklaşımlarla gençlerin akışkan enerjileri dizginlenip, zaaflı, bağımlı, sömürüye açık, düşünmeyen, direnmeyen bir gençlik inşa etme hedefi var. Bu durum karşısında özüne bağlı, güçlü kültürel değerlere sahip, dirençli, cesur, yaratıcı gençler ve kadınlar toplumun en temel öz savunma gücü oluyor. Sayın Abdullah Öcalan ‘Öz savunma kırılınca geriye çöküş ve asimilasyon kalır’ derken, özel savaş politikalarının da neden ilk kadını ve gençleri hedeflediğini de açıklıyor. Özelde Kürdistan’da yurtsever kadınların ve gençlerin hedefe alınması da bu durumdan bağımsız değildir. Sistemi en fazla korkutan kitle, Kürt gençleri ve kadınlarıdır. Bu kitlenin de gücünün ve iradesinin değerini bilmesi elzemdir.
 
100 yıldır farklı biçimde uygulanan özel savaş politikaları, son 10 yıldır çeşitlenerek karşımıza çıkıyor. Bu durum neye dayanıyor, Kürt ve Kurdistan toplumu üzerindeki etkisi neler oluyor?
 
Belki de ilkin bu yüzyıllık sürece kısaca değinmekte fayda vardır. Sayın Abdullah Öcalan ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda inkar diye bir suç yok, inkar diye bir yaklaşım yok. Kimlik inkarı, kültürlerin tasfiyesi diye bir olgu yoktur. Ortadoğu’da böyle bir gelenek yoktur’ derken, aslında Kürtler üzerinde devreye konan asimilasyona dayalı özel savaş politikalarının da Cumhuriyetin kuruluşuyla başladığına işaret etmekte. Tabi bu durumu, tekçi, milliyetçi, ulus devlet yapılanmasından bağımsız da ele alamayız. Bilindiği üzere Cumhuriyet halkların ortak mücadelesi ile kuruldu ama ardında Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası ile Türkçü, milliyetçi bir yapıya bürünürken, ‘Türk ve suni’ olmayan tüm etnik ve dini halk topluluklarını yok sayan bir politikayı benimsedi. İsmet İnönü’nün ‘Bizler açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizim birlik noktamız, Türk çoğunluğu karşısında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları ortadan kaldıracağız. Ülkeye hizmet etmek isteyenlerden aradığımız; en önemli özellik, her şeyden önce Türk ve Türkçü olmalarıdır’ sözleri her ne kadar yüz yıl öncesine dayansa da günümüzde de devam eden asimilasyon ve özel savaş politikalarının temel dayanağıdır. O dönem Türk Ocakları, Köy Enstitüleri, YİBO’lar gibi kurum ve kuruluşlarla başlatılan Kürt dilini, kültürünü yok etme, asimilasyon politikaları, değerlerine bağlı halk gerçekliği ile boşa düşürüldü.
 
Tabi zamanla değişen konjonktürel politikalar, küresel güç dengeleri de özel savaş politikalarının boyutlarını farklılaştırdı. Küresel değişimlerin, bölgesel hesaplarının halklara yansıması da özel savaş politikaları oldu. 20’nci yüzyılın sonlarında Sovyet Sosyalizminin küresel anlamda güçlenmesi ezilen sosyalist halklara umut olarak yansırken, batı bloğunda ve NATO’da da tehdit olarak görüldü. Bu temelde başta Ortadoğu olmak üzere birçok coğrafyadan sosyalist ideolojinin karşısında İslam duvarını örme politikası devreye konuldu. Bu ülkelerde İslami hareketler oluşturuldu, güçlendirildi, büyütüldü ve şu anda Ortadoğu’da yaşanan İsrail-Hamas savaşı gibi çoğu savaşın asıl nedeni de bu hareketlerden kaynaklanmakta. Bu gelişmelerin Türkiye’ye, özelde de Kurdistan’a yansıması da 12 Eylül Darbesi’ne bağlı olarak ortaya çıkan ‘Yeşil Kuşak İslamcıları’ ve ilerleyen süreçte de ‘Ilımlı İslamcılar’ oldu. Baktığımız zaman toplumun yapısal değişimini hedefleyen bu politikalar, Kurdistan’da derinleştirildi. 
 
 
Güçlü köklere ve mücadele tarihine sahip olan Kürt halkının ve mücadelesinin üstesinde gelemeyeceği bir savaş da değildir. Çünkü hala en fazla korkulan ve çekinilen halk, Kürt halkıdır.
 
Kürtler; dili, kültürü, değerleri kadar dini hassasiyetleri olan bir halktır. Hal böyle olunca da din sömürüsü de Kürt halkı üzerinde derinleştirilerek uygulandı. Türkleştirilemeyen Kürtler, ‘Sünni din kardeşliği’ kisvesi ile kimliğinden uzaklaştı. Bunun yanında kapitalist modernitenin yarattığı yaşam tarzı, eğitim sistemi, doğa-kültürel miras talanı, liberal özgürlük, modernleşme gibi araçların hepsi de birer özel savaş silahı olarak, Kürtlere karşı kullanıldı. Bu durum son 10 yılda çok daha üst bir aşamaya ulaştı. Tabi bu durumu da yine Cumhuriyet zihniyetinden bağımsız ele alamayız. Bilindiği gibi, cumhuriyetin yüzyılı geride bırakıldı ve yeni bir yüz yıl başladı. AKP-MHP şer ittifakı, bu yeni yüzyılı Neo-Osmanlıcılık hayalinin başlangıcı olarak görmekte ve bu hayal karşısındaki en büyük tehlike olarak da Kürt halkını ve özgürlük mücadelesini görüp hedefine koymakta. Son 10 yılda derinleştirilmiş politikaların asıl amacı, tehlike olarak görülen Kürtleri imha etmektir. Bu noktada zor ve baskı aygıtları devreye konulurken, aynı zamanda özel savaş politikaları da derinleştirildi. Buna bağlı olarak halkta belli kopuşlar, korkular, kırılmalar, savrulmalar, yozlaşmalar olduğunu söyleyebiliriz. Ama bunun yanında, güçlü köklere ve mücadele tarihine sahip olan Kürt halkının ve mücadelesinin üstesinde gelemeyeceği bir savaş da değildir. Çünkü hala en fazla korkulan ve çekinilen halk, Kürt halkıdır.
 
Türkleştirme politikalarına değindiniz. Nitekim özel savaş kadınlara ve gençlere dönük fuhuş ve uyuşturucuyla sınırlı değil. Kürt kimliğine, yaşadığı topraklara, tarihsel geçmişine nasıl bir etkisi var? 
 
Belirttiğimiz gibi, bu politikaların ilk hedefi, kadınlar ve gençler olurken, kültürel, dilsel, düşünsel tüm değerler, yani Kürt kimliği hedef oluyor. İlk etapta dilimiz hedef alındı. Yasaklamaların, cezalandırmaların yanında okullarda, ‘Düzgün Türkçe konuşmamak, Kürtçe konuşmak’ aşağılandı ve algı yaratıldı. Türk dili, kültürü, edebiyatı, sanatı güzellemeleri ve medya bombardımanı yapılırken, Kürt dili ve edebiyatı yok sayıldı. Özelde son yıllarda açılan tüm Kürt kültür sanat ve dil kurumları kapatılırken, aynı kurumlar dinci, Türk milliyetçisi, tarikat ve örgütlere verildi. Bu ve bunlara benzer birçok yol ve yöntem maalesef Kurdistan’da özelde gençler arasında Kürtçeyi bilmeme, dile, kültüre yabancılaşma oranını arttırdı. Öze bağlılığın, kültürel mirasın en temel dayanağı olan topraklarımız, coğrafyamız yakılıp yıkılırken, HES’ler, JES’ler, maden ocakları ve benzeri faaliyetler ile de Hasankeyf, Amed Surları, Gabar, Munzur Gözeleri gibi kültürel miraslarımız tahrip edilip imha edilirken, tarihi bellek hedeflendi. Topraklarımızın her köşesine yapılan kalekollarlarla, karakollarla, baskı toplumu inşa edilmeye çalışıldı. Ekonomik kaygılar, toprak işgalleri, modern yaşam özentisi ile kentlere göçler teşvik edildi. Kent-köy kültürel çakışmasının yaratıldığı, işsiz genç topluluklarının biriktiği, siyasi baskı ve zorun olduğu, Kürt şehirleri devlet eliyle birer suç yuvalarına dönüştürüldü.
 
 
 Dinci-yobaz tarikat ve cemaat kurumlarıyla da gençler bu kurumlara da mecbur bırakılıyor. Dindar ve kindar Kürt genci yaratımı, özelde de son zamanlarda Hür Dava Partisi’nin de faaliyetleriyle aydın, ideolojik Kürt zihninin tasfiyesi amaçlanmaktadır.
 
Mesela büyüdüğüm mahalle Amed’in en yurtsever ve maalesef en belalı mahallerinden biriydi. Bölgenin en büyük polis karakolu mahallenin yanı başındaydı, polisin gözü önünde gençler kanlı bıçaklı kavgalar ederdi. Gasp, hırsızlık, uyuşturucu… Bunların hepsi karakolların arkasındaki sokaklarda yapılırdı. Torbacı, hırsız diye tutuklanan gençler iki günde serbest bırakılırdı. Çünkü daha fazla Kürt genci uyuşturucuya bulaşsın, zehirlensin, zihni bulansın, iradesi kalmasın, gençler hırsız, kumarbaz, mafya olsun ki halkı direnecek, kimliğini bilince çıkartacak iradesi, enerjisi kalmasın isteniyor. Şehirlerin demokrafik yapısı ile kentsel dönüşüm, savaş politikaları ile oynanıp, komünal, dayanışmacı yaşam ilişkileri kopuk site duvarlarına, tek tip evlere hapsedildi. Genç kadınlar lise kapılarından, üniversite amfilerinden okul yurtlarının kapılarından fuhuş batağına sürüklendi. Kürt kadınları bilinçli politikalarla üniformalıların ya da yakınlarının sahte aşk-sevgi yalanları ile zorbalıkla kandırılıp ya İpek Er gibi intihara sürükleniyor ya da Gülistan Doku gibi faili meçhule gidiyor. Devletin imkanları, kör, dilsiz ve sağır oluyor. Çünkü intihar eden de katledilen de kadın ve en önemlisi Kürt kadını. Kurdistan’da kadın özelinde gerek medya algısıyla, gerekse de kapitalist modernite dayatmasıyla bilinçli bir şekilde yönlendirilen ve arttırılan kadına şiddet, kadına cinayetlerinin yanı sıra metalaştıran, yozlaştıran, modernite özentisi yaşam tarzlarıyla da kadın kırıma sürüklenmekte. 
 
Toplumdaki ‘Namus’ algısı ile de kadını değersizleştirme, çaresizleştirme de söz konusu. Kürt gençleri politik-siyasi duruş ve tepki gösterdiklerinde devlet eliyle aileleri ile tehdit edilip, gençlerin ve kadınların siyaset yapmaları engellenmeye çalışılıyor. Aynı gençler ve kadınlar, kaçırılıp, parayla, tehditle, taciz ve işkencelerle ajanlaştırılmaya çalışılıyor. Kurdistan’da Kürtçe konserler, festivaller, kültür sanat etkinlikleri yasaklanırken, devlet güdümünde yapılan asimilasyonu hedefleyen, Kürt kültür ve değerlerini yok sayan, yandaş ‘Şarkıcıların’ katıldığı konser ve festivaller yaygınlaştı ve gençler de bunlara mecbur bırakıldı. Bunun yanında her köşe başında açılan dinci-yobaz tarikat ve cemaat kurumlarıyla da gençler bu kurumlara da mecbur bırakılıyor. Dindar ve kindar Kürt genci yaratımı, özelde de son zamanlarda Hür Dava Partisi’nin de faaliyetleriyle aydın, ideolojik Kürt zihninin tasfiyesi amaçlanmaktadır. Ayrıca modernitenin en çok işlettiği sanal medya platformlarıyla da bağımlılaşan, yaratıcı zekâsı sınırlanan, sadece verilen alan, sorgulamayan, veri güdümlü bir gençlik-toplum inşası söz konusu. Tüm bu özel savaş politikaları hiçbir ölçü tanımadan Kurdistan coğrafyasında uygulandı ve devam ediyor. Uzun soluklu bir tuzak gibi…
 
Sıraladığınız tüm bu uygulamalar karşılık buluyor mu?  
 
Evet, acı olan da bu uygulamaların karşılık bulması. Ondan da acı olan, bu politikaların kanıksanması ve normalize edilmesidir. Asimilasyon, özden kopuş, yozlaşma, topluma yabancılaşma bir kader olarak, baskının-zorun sonucu olarak ya da değişen konjektürün bir sonucu olarak görülüp kabul edilmekte. Ayrıca ciddi bir kimlik karmaşası, kimliğe yabancılaşma, kültürel yozlaşma, ideolojik hafızadan uzaklaşma ya da bu hafızaya hiç sahip olmama durumu söz konusu. Son yıllardaki baskının, zorun, psikolojik işkence yöntemlerinin toplumda belli kırılmalara, çaresizliklere, karamsarlığa, umutsuzluğa yol açtığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Ama şu da var ki, Sayın Abdullah Öcalan ‘İnsan kimliği ile insandır’ derken, kimlik mücadelesi için büyük bedeller veren Kürt halkının gerçekliğini de gözler önüne sermekte. Kürt halkı, kimliği ve mücadelesi her zaman tehdit, tehlike olarak görüldü. Ve her türlü savaş politikasıyla karşı karşıya kaldı. Yalnız şu da bir gerçektir ki; Kürt halkı ahlaki-politik olma mücadelesinde hiçbir zaman çözümsüz, umutsuz, alternatifsiz ve çaresiz değildir. Yeter ki kendi iradesinin farkında olsun.
 
Kimliksizleştirme, ajanlaştırma, fuhuş, uyuşturucu, kent kimliğini dönüştürme gibi bu çok boyutlu saldırılardan söz etmek mümkün. Tüm bu saldırılara karşı nasıl bir mücadele yürütülmeli?
 
 
Bu mücadele hattı ‘Xwebûn’ olmak, yani var olmak, kendin olma hattıdır. Bu mücadele tarihsel gerçeklikle bütünleşirse; açığa çıkan bu vahşi saldırgan özel savaş politikaları durdurulabilir.
 
Belirttiğimiz gibi, bu özel savaş politikaları karşısında ne alternatifsiziz ne de çözümsüzüz. Mücadele kararlılığı ve inancı ile her şeyin üstesinden gelinir. Sayın Abdullah Öcalan, ‘En büyük eylem; kendini, tarihsel, kültürel kimliğin ile gerçekleştirme ve bunu toplum sorunlarına cevap olarak sunmaktır’ derken, nasıl bir mücadele hattı olması gerektiğini de belirtiyor. Bu mücadele hattı ‘Xwebûn’ olmak, yani var olmak, kendin olma hattıdır. Xwebûn olmak, diline, kültürüne, toprağına, tarihine sahip çıkmak, özüne, köklerine bağlı olmaktır. Öze sahip çıkmak hakikat mücadelesidir. Bu mücadele tarihsel gerçeklikle bütünleşirse; açığa çıkan bu vahşi saldırgan özel savaş politikaları durdurulabilir, yenilebilir. Bunun için başat olan bu tehlikeyi görmektir, göstermek, ifşa edip anlatmaktır. Bu politikaların olağan yaşam biçimi, zorunluluk, gereklilik olmadığının bir saldırı olduğunun kavranması gerekiyor. Ve bu saldırılarla mücadele edilebileceğine, inanmamız, anlamamız gerekiyor. Var olan saldırıların ne yaptığından çok, bizlerin ne yapması gerektiğine odaklanmamız gerekir. Çünkü var olan durum, bir ideolojik saldırıdır, kültürel ideolojik bombardıman ile vuruyor, eğitiyor. 
 
Bunun karşısında da bilinçli, pratik, ideolojik, doğru temelde eğitim ve kararlılıkla durmak elzemdir. Bizler halk olarak, ideoloji olarak, çoğulculuğa, farklılığa, değişime, dönüşüme, gelişime açığız. Alternatif üretme zenginliğine sahip zihinsel bir esnekliğimiz var. Onun için de herhangi bir kuruma, kuruluşa, mekâna, bağlı, sınırlı değiliz. Bulunduğumuz her yer; mahalle, sokak, ev, toprak, dağ, ova, bahçe dilimizi, kültürümüzü, tarihimizi, değerlerimizi bilip, yaşayıp, yaşamsallaştırabileceğimiz mekanlardır. Yeni gelişmeleri, teknolojileri yok saymazken, onları toplumsallaştırabilecek bir zengin ufka sahibiz. Bağımlılaşma, bizim özümüz olamaz. Özümüzü, kültürümüzü, çeşitli ve renkli kampanyalarla, dayanışma birlikleri ile alternatif eylem ve etkinliklerle, sosyal topluluklarla hatırlayıp, hatırlatıp geliştirebiliriz. Bunları da kadın ve gençlik öncülüğünde yapabiliriz. Çünkü düşürülme bizim özümüz değil, bizim Rindexanlardan gelen cesaretimiz, irademiz; Arinlerden gelen fedakarlık geleneğimiz var. Bağımlılaştıran, uyuşturan, zehirleyen politikalar karşısında ruhu da bedeni de canlı olan direnişçi irademiz var. Kürt halkı, özelde de gençleri ve kadınları alternatifsizliğe, çaresizliğe, umutsuzluğa mahkum değil, aksine umudun ta kendisidir.
 
MA / Dicle Müftüoğlu