Demokratik Cumhuriyet Konferansı’nda ekoloji, dayanışma ve katılımcılık tartışıldı
İSTANBUL - İstanbul’da devam eden konferansta “Aynı göğün altında: Dayanışma, Örgütlenme ve Katılımcı Demokrasi” başlığıyla yapılan sunumlarda, süreç devam ederken Kürdistan’da yaşanan ekolojik yıkım ve bölgesel eşitsizlik tartışıldı.
İstanbul’da düzenlenen "İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın, ikinci günün altıncı oturumunda “Aynı göğün altında: Dayanışma, Örgütlenme ve Katılımcı Demokrasi” başlığıyla sunumlar gerçekleştirildi. Çilek Küçükkeleş’in moderasyonluğunu yaptığı oturuma, Arif Ali Cangı, Zülfiyet Yılmaz, Bahadır Özgür Ortak ve Cuma Çiçek katıldı.
İlk olarak “Yerelden Merkeze Demokratik Katılımın İmkanları ve Hukuk Sınırları” başlığıyla anayasa hukukçusu Zülfiyet Yılmaz sunumunu yaptı. Rejimin inşası açısından belediyelere rol biçildiğini belirten Zülfiyet Yılmaz, “Bir süre sonra yerel yönetimler merkezle bir çatışma aracına dönüyor. 1982 Anayasası’nda belediyenin yetkilerini sınırlandıran bir anlayış benimsendi. 1984 yılından itibaren halkın belediyenin kararlarından dışlanması süreci başlıyor. 2000 sonrası AB süreci ve kamu yönetim anlayış değişikliği nedeniyle önemli değişimler oldu. Belediyeler idari ve mali özerkliğe sahip kurumlar olarak adlandırıldı. Kent hukuku ve haklarının korunması için çalışma grupları kuruldu yani belediyeler kanuni güvenceye kavuşturulmuştur. 2011 sonrasında ise ibre daha çok merkezileşmeye kayacaktı. Daha önce tanınan haklar bu kez merkezileştirmeye başlandı” diye belirtti.
‘POZİTİF BARIŞ İÇİN DOĞAYLA DA BARIŞMALI’
Ardından avukat Arif Ali Cangı, “Doğayla da Barış: Ekolojik Demokratik Cumhuriyet” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Ekoloji meselesinin alt siyaset konusu olarak değil insanlık için önemli mesele olarak ele alınması gerektiğine dikkati çeken Cangı, “Bu konuda bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Dünyada yaşayan bir parçayız ve bizim dışımızda da canlılar var. Hangi konuyu konuşursak konuşalım ekolojik olmalıdır. Barış ekolojik olmalı, siyaset ekolojik olmalı, doğayla barış olmalıdır. Cumhuriyetin demokratikleşmesi aynı zamanda ekolojinin de korunması ve kabul edilmesidir. Pozitif barışın gerçekleşmesi için doğayla da barışın sağlanması gerekiyor. Çevre hakkı yaşam hakkının ön koşulu olarak kabul edilmeye başlandı. Barış ve Demokratik Toplum Süreci boyunca bölgeden çok acı ekolojik yıkım haberler geliyor. Orman yangınları, bölgede petrol arama faaliyetlerinin artması halen devam ediyor. Çatışma döneminde yaşanan ekolojik yıkımların halen devam ettiğini bir arkadaşım mesaj attı. Gelinen aşama itibariyle çevre hukukunun bir külliyatı oluştu ama hukuk korumuyor. Bu talanı, yağmayı durduracak bir sözleşme gerekiyor. Yine en önemlisi çevresel demokrasiyi gerçekleştirmemiz gerekiyor. Kürt sorununun çözümünde ekolojinin korunmasını da gündemimize almamız gerekiyor” dedi.
‘İLK KEZ DOĞA VE EMEK AYNI ANDA KRİZ YAŞIYOR ‘
Ardından gazeteci Bahadır Özgür Ortak, “Emek ve Ekoloji: Yeni Bir Örgütlenmeye Doğru” başlıklı sunumunda, şunları belirtti: “İlk defa Türkiye’de doğa ve emek aynı anda bir kriz yaşıyor. Her iki alanda da eşzamanlı büyük bir kriz yaşanıyor. Ama ilk kez de iki alan birlikte buna karşı mücadele ediyor. Emek ve ekolojinin krizini birbirinden ayıramayacağımız kadar iç içe geçti. Bu krizlerin en temel nedenleri rant, sermayenin gaspçı karakteri ve jeopolitik olarak yeni bir ticaret gelişiyor ve her ülke buna uyum sağlam zorunda. Türkiye’ye de burada bir rol verildi ve bunu yapmak zorunda olduğu için bu politikayı yapıyor. Türkiye’de, Kürdistan gibi büyük bir askeri alana dönüştürüldüğü için toprağa bağlılık gelişmemiştir. Göçler başladı, insanlar topraklarını kaybetti, üretimden koptu ve toprak artık besleyecek bir durumdan çıktı. Bunun için ekolojik mücadelenin çok kritik bir önemi var. Bu bir tercih değil. Sermaye, emek ve ekolojiyi birleştirdi. Bu süreç, bölgede uçsuz bucaksız bir yıkıma yol açacak. Orada buna karşı herkesi birleştirecek bir mücadele verilecek.”
‘TÜRKİYE’DE BELİRSİZLİK REJİMİ VAR’
Siyaset bilimci Cuma Çiçek ise, “Bir Gelecek için Eko-Bölgeler: Ademi Merkeziyet ve Kesişimsel Siyaset” sunumunu gerçekleştirdi. Türkiye’nin yeni rejiminin belirsizlik rejimi olduğunu ifade eden Çiçek, şöyle devam etti: “Yani bu rejimle önünüzü göremiyorsunuz. Türkiye topraklarının yüzde 20’sinde belirsizlik rejimi var. Yeniden merkezileşen ve merkezin elini her yere attığı bir rejim var. Belirsizlik rejimi; kurumsuzlaştırma, dışlama ve yok sayma üzerine kuruludur. Ortak gelecek ufku için ise kesişimsel siyaset gerekiyor. Türkiye’nin 25 su havzasında kriz var. Yine gıda ve kır krizi var. Kürt sorunu bir kaynak bölüşümü meselesidir. Türkiye’nin en yoksul bölgesi Kürt bölgesidir. Bunun için kaynağın mekansal dağılımını kimlikle düşünmemiz gerekiyor. Kimlik bağlamında yerleşmiş bir Türkiye var. Her kesimin, kimliğin yönetimini yerele bırakırsak muhtemelen bu sorunlar çözülür.”
Konferans devam ediyor.