DENİZLİ - Su havzalarının ticarileştirilmesine dikkat çeken ekolojistler, suyun ticarileştirilmesinin suyu bitireceği ve yaşam alanlarını yok edeceğini vurguladı.
Ekoloji örgütleri, su havzalarının ranta açılmasına ilişkin Mimarlar Odası Denizli Şubesi binasında "Su havzalarında sektörel su paylaşımına karşı yaşamın korunması" başlıklı forum düzenledi. Foruma, Denizli'nin yanı sıra Muğla, İzmir, Bursa, Çanakkale ve Uşak kentlerinden birçok ekoloji örgütü temsilcisi katıldı.
Açılış konuşmasını yapan ekolojist Beyza Üstün, yıllardır yaşam alanları üzerindeki suyun ticarileştirilmesine ve yaşamın özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı mücadele verdiklerini vurguladı. Damanın ve süreci yavaşlatmanın ötesine geçmek gerektiğini kaydeden Beyza Üstün, "Giderek meta üzerinden daha çok yaşamımız değerlendiriliyor ve su havzalarına yapılan müdahaleler sistematikleştirilmeye çalışılıyor. Tarımın bir sektör olarak görülmesi geçimlik yaşamdan koparılması anlamına geliyor. Su ürünlerini ve balıkçılığı ayırmışlar. Orman ekosisteminden suya ait azalmayı tartışacaklarını sanıyorsunuz. Ama fide yetiştiriciliği üzerinden bir tanım yapılıyor. Bu sektörlere hangisinin ekonomik değeri daha yüksekse ona göre su verilecek" dedi.
‘BİR YOL ARIYORUZ’
Hukuki engellerin daha kolay aşılabilmesi için su havzalarını ayırdıklarına dikkat çeken Beyza Üstün, "Havzalar sadece suyu topladığı biçimde ayırmak mümkün değil. Batı Akdeniz'e müdahale edildiğinde üstündeki havzasındaki yaşama müdahale başlıyor. 2020'de tarım alanlarına yüzde 100 su verilirken, 2041'de yüzde 28,6'ya düşecek. Demek ki tarım alanları için başka planlar var. Bütün kıyılar liman, marina gibi kıyı dolguları gibi planlar var. Bunlar birbirinden ayrı değil. Yeraltındaki sızmayı önleyecek bir müdahale yapılırsa, su yok oluşa gidecek. Emeğin üzerinde sömürüyü arttırarak bu süreci derinleştiriyorlar. Her olayda bunu yaşıyoruz. Bu ekonomi-politik bir saldırı. Bizim tutumumuz da daha politik olmalı. Amacımız sadece öz-savunma yapmak değil yerelin sözünün yerelde geçeceği bir yol haritaları çizmek istiyoruz. Sözü ve kararı kendimizin kullandığı bir yol arıyoruz" diye konuştu.
'SUYUN KULLANIM HAKKI SERMAYEYE GEÇİRİLİYOR'
Avukat Elis Yıldızlı da su havzalarının korunması adına açılan davalara ilişkin bilgi verdi. Hukukun kendisinin müştereklerin halktan alınmasına yönelik bir araç olduğunu kaydeden Elis Yıldızlı, "Suyla ilgili ilk düzenlemelerle birlikte suyun müşterek olmaktan çıkarıldığını görüyoruz. Suyun diğer müşterekler gibi denetim ve tasarruf yetkisi devlete ait. Bu devletin malı olduğu anlamına gelmiyor. Denetim ve tasarruf yetkisi özel mülkiyete çevrilerek, sermayeye geçiriliyor. Bu havzalarda da suyun iktisadi anlamda kullanılarak sermayeye geçirildiğini görüyoruz. Tahsis Planındaki itirazlarımızdan birisi de takdir yetkisi. Katılımcılık ya da halkın sözünün olmadığını görüyoruz. Suya dair hakkımızın ne olduğundan bahsettiğimizde 3 başlık öne çıkıyor. Bunlar suyun güvenli olması, herkesin yeterli miktarda suya erişiminin olması ve suyla ilgili ne olacağına dair söz sahibi olabilmemiz. Davayı açarken bunları ortaya koyduk. Sektöre tahsis meselesinin sorunlu olduğu ve suya yönelik hakkımızı engellediğini belirttik. Dava sürecinde yapılan işlemin kendisine itiraz ettik. Dava süreçlerini de bir örgütlenme pratiği olarak gördük" diye konuştu.
'GIDA GÜVENLİĞİ DE RİSKE GİRECEK'
Batı Akdeniz Havzası adına söz alan Serdar Denktaş da, "Batı Akdeniz Su Havzası Yönetim Planına 4 başlıkta itirazımız var. Bunlardan ilki termik santrallere tahsis yapılıyor olması. Plana göre hakkında kapatma kararı olan bu santrallerin 2041 yılına kadar çalışması öngörülüyor. İkincisi Devlet Su İşlerinin su tahsis yönetmeliğine aykırı olarak hazırlanmış olması. İnsanların ve doğanın ihtiyaçlarının ilk sırada olması gerekirken, burada belli sektörler öncelenmiş. Yine İklim Değişikliği Çevre Sözleşmesine göre halkın katılımının öngörülmesi gerekirken, halkın duymadığı süreçler işletiliyor olmasına da itiraz ettik. İklim Krizi ile mücadele söylemi kurulurken bu planlar hazırlanırken bunun dikkate alınmadığını görüyoruz” diye kaydetti.
‘KRİZ DAHA DA DERİNLEŞİR’
Denktaş, “Suyu bir metaya dönüştürüldüğünü, ekolojinin dikkate alınmadığını görüyoruz. Su havzalarının korunmasına dair hiçbir önlem bu planlarda yer almıyor. Şirketlere su tahsis edildiği yetmiyormuş gibi bir de bulunduğu alanı tahrip ediyorlar. Bu havzalarda su tutumu mümkün olmayacak ya da kirlenecek ve kullanılamaz hale gelecek. Bu plan uygulandığında iklim krizi ile mücadele etmeyi bırakın, kriz daha da derinleşecek. Gıda üretimi de riske girecek. Muğla'da ormanların yüzde 65'i için maden ruhsatı verilmiş durumda. Hem suya erişim daha kısıtlı hale gelecek hem de gıda üretim alanları tahrip olacak" ifadelerini kullandı.
'SU BİTİYOR'
Büyük Menderes Havzası’na dikkat çeken Ahmet Ergun da suyun metalaştırılmasının Büyük Menderes Havzasındaki 2 buçuk milyon metrekarelik alanda suyu tükenme noktasına getirdiğini belirtti. Bölgede bulunan devasa barajların suyu buharlaştırdığını aktaran Ergun, "Çal bölgesinde hidroelektrik santraller, aşağı bölümünde ise endüstriyel kirlilik var. Aydın jeotermal santrallerin kıskacı altında. Germencik, Efeler, Köşk, Buharkent alanında 200 metrede bir JES sondajları yapılmış. Aydın Topçam'da madenler nedeniyle içme suyunun şişelenerek ticarileştirildiğini görüyoruz. Madeni çıkaran şirket ile suyu şişeleyip satan aynı şirket. Su tüketimi artarak büyüyor. Bu havzada devasa bir su kullanımı söz konusu. Halk sağlığı açısından sıkıntılarını hepimizi yaşayarak görüyoruz. Havzada su metalaştıkça tarım çözüyor, mikro klima yok oluyor. Yeni termik ve jeotermal tesislerin devasa soğutma suyu ihtiyacı, havzanın son su rezervlerini de tüketiyor. Havzanın beslenen yataklarında suyun, halkın kullanımı yerine endüstriyel anlamda kullanıldığını görüyoruz" diye belirtti.
'RAPORLAR BİLİMSEL DEĞİL'
Profesör Halil Karahan da "2011'de DSİ bünyesinde Su Yönetimi Genel Müdürlüğü kuruldu. DSİ ile kendi aralarında bile birbirlerinden haberleri yok. Havzalara dair hazırlanan raporların hiçbirinin bilimsel değeri yok. Menderes için taşkın sorunu olmadığını yazıyorlar. Dere yataklarının yapılaşmaya açıldığını yazmıyorlar" dedi.
'YERALTI SULARI AZALIYOR'
Kuzey Ege Havzası’na dikkat çeken Erhan İçöz ise şunları söyledi: "Çıkarılan planlamada tahsislerin tek elden yapılmasından söz ediyor. Çıkarılmak istenen Su Kanunu'nda 'Ticari su' tanımlaması yapılmış. Masum gibi görünen bu maddede ticarileşmeden bahsediyor. Çocukluğumuzda çeşmelerden su içerdik. Bütün su şişelerinde doğal kaynak suyu yazar. Ama bunların önemli bir bölümü kaynak değil sondaj suyu. İşlemlerden geçirilerek doğal kaynak suyu diye satılıyor. Tüm havzalarda rezervi aşan yeraltı su çekimleri söz konusu. Bu yeraltı sularının azalması anlamını geliyor. Buralarda su azalınca nehirlerden suların yeraltına çekilmesi gerekiyor ve nehirler kuruyor. AKP tarafından çıkarılan yasalarla kaçak su sondajlarının yasallaşmasının önü açıldı. Böylece giderek daha derin kayaçlardan sular çekiliyor. Tüm canlıların kullanması gereken suyu, parası veren kullanabiliyor. Kuzey Ege havzasında çok sayıda altın madeni, granit ve taş ocağı bulunuyor. Bunların neredeyse tamamına su tahsisleri yapılıyor ve yapılan plana göre yapılmaya devam edecek. Milyonlarca senede yaşanan ısı değişimi ile 1995 sonrası yaşanan ısı değişimi arasında büyük bir fark var. Yine Jeotermal santraller sonrasında Alaşehir Çayı'ndaki Arsenik, Krom gibi ağır metallerde artış yaşandı. Küresel ısınma, küresel kapitalizmin ürünüdür."
Forum diğer katılımcıların bölgelerine bilgilendirmeleri ile sürdü. Katılımcılar, sorunların ortak olduğu gibi mücadelenin de ortak olması gerektiğini vurguladı. Forum daha sonra son buldu.