Efrin savaşı: Diplomatik iflas ve mecbur bırakma siyaseti!

img

 

ANKARA - ABD ile son dönemde yapılan her diplomatik görüşme sonrası karşılaşılan “birbirini yalanlama” durumu, AKP’yi giderek güvenilmez bir aktör haline getirdi. AKP yönetimi bu yöntemle karşısındaki güçleri mecbur bırakma siyaseti yürütüyor. 
 
Türkiye ile ABD arasında son dönemlerde ortaya çıkan diplomatik anlaşmazlık ve birbirini yalanlama hali, gittikçe derinleşmeye başladı. “Devletlerarası ilişkileri zora başvurmadan barışçıl yollar ile hal etme sanatı” olarak nitelendirilen ve temel dayanağı “müzakere” olan diplomasi, en son ABD ve Türkiye ilişkilerinde amacı dışına taştı. Neredeyse yapılan her görüşme, mevcut çelişkilerin daha da derinleşmesi sonucuna yol açtı.
 
Bu durum sadece Efrin’e yönelik saldırı ile ortaya çıkmadı, ama bu saldırı, ABD ile Türkiye arasındaki diplomatik krizi ve birbirini daha sık aralıklarla yalanlama ve boşa çıkarma yaklaşımını beraberinde getirdi.  
 
SORUN ÇÖZMEDEN, MECBUR BIRAKMA SANATINA!
 
Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde diplomasiyi kriz boyutunda araçsallaştırması, sorunların çözümü için perde arkasında kalması gereken birçok görüşme içeriğinin, hemen görüşmeler sonrası ilk ağızlardan dillendirilmesi olarak yansıdı. Bu durum Türkiye’nin uluslararası ilişkileri “var olan sorunları müzakere ve konuşarak hal etmek” yerine, “konuştukları ya da niyet edip de konuşmadıkları üzerinden kamuoyu yaratma, bununla baskı oluşturarak karşı tarafı kendi niyet ve amaçlarına mecbur etmek” üzerinden ele alıp, kurguladığının da göstergesi.
 
DİPLOMASİYİ KAMERALAR KARŞISINA TAŞIMA
 
Son yıllarda Türkiye dış politikasında bunun sayısız örneği ile karşılaşıldı. Türkiye’nin ilk büyük diplomatik krizi İsrail ile Davos Zirvesi sırasında yaşandı. 
 
Kameralar karşısında İsrail’i yetkililere “Van Minüt” resti çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, müzakere etmesi ve konuşması gereken konuları kameralar karşısında temel bir karşıtlık üzerinden gündeme getirdi ve daha sonra bu konu iç siyasete tahvil edildi. 
 
DİPLOMATİK KRİZLER
 
Yine yıllarca Esad yönetimi ile yakın ilişkiler geliştiren ve ortak bakanlar kurulu toplantısı düzenleyen AKP yönetimi, Suriye iç savaşıyla birlikte “Esad yönetimini katil, terörist ilan” ederek, “Biz onlara adım atmalarını defalarca söyledik” sözleriyle yapılan görüşmeler kamuoyu ile tek taraflı paylaşılmış oldu. Yine 16 Nisan referandumu öncesinde Almanya ve Hollanda ile yaşanan krizlerde de benzer yöntemler uygulandı ve sorun çözme yolu olan diplomasi adeta sorun çıkarmanın aracına dönüştürüldü.
 
SOÇİ’DE BOŞA ÇIKARILAN ZİRVE
 
22 Kasım 2017 tarihinde AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Rusya Devlet Başkanı Putin arasında yapılan görüşmeden sonra ev sahibi Putin, zirvede alınan kararlarları açıkladı. Putin 3’lü görüşmede ortaya çıkan sonuçlar üzerinde yaptığı açıklamada, “Soçi’de Suriye Ulusal Halklar Kongresi yapmayı kararlaştırdıklarını ve bu kongreye Suriye’deki bütün etnik yapıların, farklılıklarını katılacağını” açıkladı. Ancak, hemen o açıklamadan başlamak üzere Erdoğan, “Terör örgütleri ile aynı çatı altında olmamız mümkün değil” sözleriyle Kürtlerin kongreye katılması konusunda 3’lü zirvede alınan karara rağmen, bunu boşa çıkaran bir tutum takındı. 
 
Sonrasında da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, kongreye katılacak olan Kürtlerin listesini kendilerinin hazırladığını söyledi. Bugün Efrin’e yönelik saldırıya dönüşen tutum, Soçi’deki 3’lü zirveyi boşa çıkaran yaklaşımların sonucu ve Rusya’nın da bu konuda ikna edilmesi ya da ikna olmasıyla ortaya çıktı. 
 
BİRDEN ÇOK KEZ DİPLOMATİK YALANLAMA
 
Yine ABD ile Türkiye arasında, son yıllarda diplomatik ilişkilerde birbirini yalanlayan çok sayıda görüşme ve örnek ortaya çıktı. Bir çeşit soğuk savaş olarak da nitelendirilebilecek olan bu yöntem sonucunda Reza Zarrab olayı, Erdoğan’ın korumalarının göstericilere saldırması konusunda da taraflar arasında birbirini yalanlayan yaklaşımlar gösterdi. 
 
Erdoğan’ın korumalarına yönelik açılan davadan dolayı Trump’ın Erdoğan’dan özür dilediği AKP yönetimi tarafından ileri sürülmüş, ancak Beyaz Saray bunu daha sonra yalanlanmıştı. Erdoğan ile Trump arasında yapılan görüşmelerde tarafların farklı açıklamalar yapması, 24 Kasım 2017 tarihinde yaşandı. O tarihte yapılan Erdoğan-Trump görüşmesine yönelik ilk açıklama Türkiye tarafından geldi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, görüşmede Trump’ın “YPG’ye silah verilmeyeceği ve esasen bu saçmalığa daha önce sona ermesi gerektiğini” söylediğini ileri sürdü. 
 
Daha sonra Beyaz Saray’da yapılan açıklama şu sözlerle yalanlanmıştı: “Eski politikamızla tutarlı bir şekilde, Başkan Trump, Rakka operasyonu tamamlandığına ve IŞİD'in geri dönememesi için istikrarı sağlama evresine geçtiğimize göre, Suriye'deki ortaklarımıza verdiğimiz askeri yardımlarla ilgili bekleyen ayarlamalar hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı bilgilendirdi.”
 
SON EFRİN GÖRÜŞMESİNDE DE BENZER DURUM YAŞANDI
 
Türkiye’nin bu açıklanmasının yalanlanmasından sonra Kongre’den QSD’ye yardım onaylanmış ve QSD’ye yeni silahlar gönderilmişti. Ancak buna rağmen son dönemlerde Türkiye ile ABD arasında Efrin saldırısı ile birlikte birbirini yalanlama açıklamaları arttı. 
 
Konuya ilişkin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile görüşen Mevlüt Çavuşoğlu, Tillerson’un kendilerine “güvenli bölge” önerisinde bulunduğunu söylediğini ileri sürmüş ama bu da yalanlanmıştı. Yine son olarak Trump ile Erdoğan arasında 24 Ocak tarihinde yapılan Efrin görüşmesinde, birbirine taban tabana zıt ve ABD’nin itirazlarının bir ton daha sertleştirildiği açıklamalar yayınlanmıştı. Türkiye bu görüşmede kendi tezlerini ileri sürdüklerini beyan ederken, ABD ise Efrin saldırısının sonlandırılması yönünde taleplerini dile getirdi. 
 
MECBUR BIRAKMA YÖNTEMİ
 
Peki ama bütün yalanlama ve birbirini boşa çıkarma hali neyin göstergesi? Aslında diplomatik görüşmelerin bir parça anlamsızlaştığı bu durum, Türkiye tarafından özellikle ABD ile ilişkilerde bir tercih edilen bir yöntem olarak kendisini gösteriyor. Türkiye’nin son Efrin saldırısı da, “Askeri caydırıcılığını kullanarak, hem bir statü elde etmenin sınırında olan Kürtleri bundan mahrum bırakmak hem de, uluslararası güçleri bu konuda karar vermeye zorlamayı” amaçlıyor. Daha Şubat 2016 tarihinde “Ey ABD, size kaç kere söyledim. Siz bizimle beraber misiniz yoksa bu terör örgütü PYD ve YPG'yle mi berabersiniz?” çıkışı yaparak, ABD’nin AKP yönetimi ile Kürtler arasında karar almasını talep etmişti. 
 
Bu daha sonra diplomatik görüşmeler sonrasında yalanlanan Türkiye açıklamalarında da kendisini göstermişti. “Artık YPG’ye silah verilmeyecek, güvenli bölge oluşturulacak, bizden özür dilendi” gibi niyet ve amaçların ABD yönetime “farz kılındığı” bir yaklaşım sergilendi. 
 
Bununla aynı zamanda iç kamuoyunda da bu yönlü beklenti oluşturma ve ardından, “ABD çark ediyor” düşüncesi yaratmak istendi. Bütün bunlar yalanlanınca ve ABD, Türkiye ile Kürtler arasında tercihe yanaşmayınca, AKP askeri müdahale ile diplomasinin sınırlarını da zorlayarak, bu konuda koparamadığı tavizi koparmaya çalışıyor. Ama bu durum artık Türkiye açısından risk sınırlarını aştı ve diplomatik düzeyde AKP yönetimini “güvenilmez bir aktör” haline getirdi. 
 
BU DAYATMA SONUÇ VERİRSE?
 
Üstelik AKP yönetimi bu yöntemle sonuç aldığını da düşünüyor. Örneğin Rusya’nın kendi politik hesapları üzerinden Türkiye’nin Efrin’e girmesine izin vermiş olması AKP yönetimi tarafından, “uygulanan diplomatik yöntemin” bir başarısı olarak nitelendiriliyor ve aynı durumun ABD ve diğer kesimler nezdinde de sonuç alacağı düşünülüyor. Ancak, her görüşme sonrası neredeyse diğer aktörler adına da konuşan AKP hükümetinin bu yönlü sonuç elde etmesi, AKP’nin kendisini ABD ve diğer uluslararası kesimler adına karar verebilen ve onlar adına konuşabilen bir aktör olarak görmesini de beraberinde getirecek. 
 
MA / Kenan Kırkaya